| 7-)
Kompozisyonun temel öğeleri |
| |
Yüzeyin sınırlanışı ya
da daha özel anlamıyla kompozisyon, bir düzenlemede
kullanılan görsel ve kavramsal öğelerin dengeli bir
uyum, birliktelik, bütünlük oluşturacak şekilde bir
araya getirilmesidir. Görsel düzenlemede yer alan tüm
formlar, figürler ya da nesneler herhangi bir eksiklik
duygusu yaratmayacak şekilde düzenlenmelidir.
Bir bütün içinde yan
yana, üst üste, karşı karşıya bir araya getirilmiş öğeler
eğer gözünüzü rahatsız etmiyorsa, nesneler birbirine
yabancı durmuyorsa dengeli bir kompozisyondan söz edilebilir.
Sanat tarihine baktığımızda kompozisyon konusunun sadece
"tasarım ilkeleri" çerçevesinde değil, sosyolojik
açıdan da ele alındığını görmekteyiz. Olaylara ve figürlere
değer biçme yargılarının sanatçıyı belirli bir biçimde
davranmaya şartlanmak şeklinde etkilediğini farketmekteyiz.
Avrupa'da dinin ağır
etkisinin hissedildiği dönemlere baktığımızda, kompozisyon
uygulamalarının, kutsal figürü ya da soyluyu yüzeyin
merkezine yerleştirmek şeklinde gerçekleştirildiğini
görüyoruz. Hıristiyanlığın doğduğu dönemlerden Rönesans'a
kadar olan süre içinde kutsal kişinin, yani İsa, Meryem
ya da azizlerin, din görevlilerinin, soyluların, toprak
zenginlerinin, görüntüde en çok ilgiyi toplayacak şekilde
resmin merkezine yerleştirildiğini görüyoruz. Bu hem
resmi sipariş eden kişinin, hem de sanatçının hayata
bakışını, ve de dinin ağır baskısını bize aktaran bir
durumdur. Kilise duvarlarına yapılan resimlerde bu durumun
en belirgin örneklerine rastlarız. Kutsal kitaplardan
alınan pasajların resimlendirilmesi, ortada bir hikaye
olsa bile, resmin merkezine İsa'nın yerleştirilmesine
göre düzenlenir. Ya da kutsal köşeleri düşündüğümüzde
yine tapınılacak figürün diğerlerinden hem boyut olarak
hem de yerleştirme olarak daha farklı kullanıldığını
farkederiz.
Dinin etkisinin azalmaya,
Tanrı ve öteki dünya inancına olan bağlılığının yavaş
yavaş yerini akla ve bilimsel olaylara bıraktığı döneme
yani Rönesans'a baktığımızda ise sanatçının kutsal figürü
artık resmin merkezinde kullanmak zorunluluğunu hissetmediğini
görüyoruz. Aydınlanma döneminde yapılan birçok resimde
çapraz köşelerine yerleştirilmiş olduğunu görebilirsiniz.
Heykel konusunda da aynı şey söz konusudur. Yunan sanatı,
ideal güzelliği bulmaya çalışmış bunun için çeşitli
hesaplamalar yapmış ve belirli oranları korumaya özen
göstermiştir (altın oran). Rönesans her ne kadar bu
dönemin sanatının tekrar doğması anlamına gelse de ,
Rönesans ile birlikte sanatçı ideal güzelliği değil,
yaşamın kendisinin izlerini aramaya, hayatı sorgulamaya
başlamıştır. Bu yüzden oranlar ve hesaplar bir kenara
bırakılmış, insanlar, çirkinlikleriyle, yaşlılıklarıyla,
sakatlıklarıyla olabildiğince gerçeğe sadık kalınarak
resmedilmeye başlanmıştır. Döneminin soylularının ve
zenginlerinin resimlerini yapan Rembrandt bu kişileri
gerçekte olduğu gibi resmetme cesaretini gösteren ilk
ressamlardandır. Ya da Goya'nın resimlerine baktığımızda,
soyluyların etrafında resmettiği körleri, sakatları
ve dilencileri de soylularla aynı incelikle ve duyarlılıkla
işlediğini farkederiz.
Rönesansın ardından modern
çağlara geldiğimizde ise modern yaşamın tüm karmaşasının
kompozisyon anlayışını da etkilediğini, hem yüzeyin
hem de yüzeyin sınırlandırılışının gündelik yaşamın
çarpıklıklarına uygun biçimde yenilikler, çatışmalar
ve çelişkiler içerdiğini görürüz. Artık ortada uyulması
gereken bir orandan, kuraldan eser kalmamıştır. Sanayii
devrimi, makineleşme, kent yaşamının ağır koşulları,
bilim alanında yapılan her türlü icat, teknolojik gelişmeler,
ve tabii ki savaşlar, insanların hayata ve dolayısıyla
sanata bakışını derinden etkilemiş ve değiştirmiştir.
Tüm bunlara rağmen, sanatta değişmeyen ilkeler de vardır.
Ancak bu ilkeler, toplumsal değer yargıları ve önceliklerinden
ziyade, bireyin fizyolojisini ve psikolojisini temel
alan ilkeler olduklarından, belirli bir döneme, sınıfa
ya da ideolojiye hizmet etmezler. Aksine, hemen her
bireyin gördüklerini yorumlamasını sağlayabilecek, yine
insanın fiziksel özelliklerinden yola çıkarak ortaya
atılmış, genel kabul görmüş ilkelerdir.
Kompozisyon kavramının
görsel ve kavramsal öğelerin bir bütünlük, birliktelik,
uyumlu bir düzen oluşturacak şekilde biraraya getirilmesi
olduğunu söylemiştik. Bu durumda görsel öğelerin ve
kavramsal öğelerin neler olduğu aşağıda olduğu gibi
sıralanmıştır. Bazı öğelerin hem görsel öğeler içinde
hem de kavramsal öğeler içinde yer aldığını göreceksiniz.
Bunun sebebi şudur; gördüğümüz şeyi analiz edip değerleyebilmek
yani bir şeyin güzel, çirkin, yanlış, dengesiz, bozuk
olduğunu söyleyebilmemiz için gözümüzün belirli bir
eğitimden geçmesi ve bazı ilkeleri bilmesi gereklidir.
Bu eğitimin ana noktası ise, algı konusunda da görüldüğü
gibi, görüntülerin belirli biçimlere benzetilmesi, yakıştırılması
ve bu benzetmeler çerçevesinde incelenmesidir. Daha
da açacak olursak karşımızda gördüğümüz şeyi inceleyebilmemiz
için onu basit formlara indirgememiz gerekmektedir.
Bu formların en esaslıları nokta ve çizgidir.
|
| |
7.1
- görsel öğeler |
| |
|
7.1.1
- nokta |
| |
|
Görsel ögelerin en belli
baslisi noktadir. Varolan diger ögelerin tümü noktadan
türemistir. Boslukta yer kaplayan en basit ve en küçük
birim noktadir. Noktalar belirli bir düzen içinde yerlestirildiklerinde,
tek baslarina yarattiklarindan çok daha fazla ve farkli
anlama sahip olurlar. Sanatsal anlamda da her bir form
da noktadan türemistir. Noktalar araliksiz olarak yanyana
geldiklerinde çizgileri olustururlar. Dolayisiyla görsel
sanatlarin en temel birimi olarak noktayi sayabiliriz.
Görsel sanatlar içinde
noktanın kullanımına en iyi örnek elbette ki pointillismdir.
Ekranın ışıklı noktacıklardan oluşması konusunda karşılaştırmalı
olarak incelenen pointilizm yani noktacılık akımı, geniş
alanların ve renk kütlelerinin milyonlarca minik renk
tuşuyla, milyonlarca noktayla oluşturulmasını esas alıyordu.
|
| |
|
|
 |
| |
|
|
| |
|
7.1.2
- çizgi |
| |
|
Çizgiyi tanımlayacak
olursak; bir noktanın verilen doğrultudaki uzantısı
çizgidir. Genişlik ve uzunluğu ne olursa olsun, eğer
biçimi bir çizgi etkisi yaratıyorsa, bir forma çizgi
diyebiliriz. Çizgi, noktanın aralıksız hareketinden
doğan kavramdır.
Sanatın çizgi ile başladığı
varsayılır. Nesnelerin anlamı ve güzelliği önce dış
çizgilerde yani konturlarda aranmıştır. Mağara duvarına
bizonu resmeden büyücünün resme bizonu dış hatlarıyla
çizerek başladığına inanılır. Bu nedenle sanat eğitiminde
çizgi çok önemlidir. Göz nesneyi görürken el çizgiyi
gerçekleştirir. Önceleri yani çocuklukta hayal dünyası,
çizgi yoluyla dışarı vurulurken büyüme sürecinde dış
dünya gerçekliği de eğitim bağlamında, çizgi ile ortaya
konur. Sanat eğitimi alacak insanlara öncelikle dev
kağıtlara binlerce çizgi çizmesi önerilir. Gözümüz etraftaki
nesneleri kavramaya çalışırken görünmeyen çizgiler çizer,
objeleri , formları, insanları çizgiler aracılığıyla
tanımaya çalışırız. Yuvarlak çizgileri kadın vücuduna
benzetmemiz gibi..
Çizgilerin görsel sanatlardaki yeri yalnızca görsel
birer tasvir olmalarıyla kalmaz, çizgiler aynı zamanda
bir dönemi de temsil ederler. Örneğin Batı resminin
16. yüzyılda çizgisel olduğu, 17. yüzyılın ise, kendisinden
önceki dönemden farklı olarak gölgesel olduğu ileri
sürülür. Buna göre 16. yüzyıl ressamı Dürer için çizgisel,
17. yüzyıl ressamı Rembrandt için ise gölgesel denir.
Bu fark, iki dönem arasında dünyaya ve dolayısıyla gerçekliğe
bakışın farklılığını ortaya koyar. Gölgesel dönem tabii
ki çizgisel dönem olmadan varolamazdı ve bu iki dönemin
birbirine üstünlüğü söz konusu değildir. Ancak şu bir
gerçektir, gerçekliği çizgilerle kavrayış, bir dönemi
temsil eder, ve ardından gelen hacmi ve kütleyi görme,
nesneleri kütlelerinden yola çıkarak resmetme yeni bir
dönemin, yalnızca gerçeği tüm açıklığıyla verme arzusunun
bir yansımasıdır. Çizgi konusu kavramsal öğeler arasında
da önemli bir yer tutmaktadır.
|
| |
|
|
 |
| |
|
|
| |
|
7.1.3
- renk |
| |
|
Renk , nesnenin üzerine
düşen belirli elektromanyetik dalga boylarının nesneden
geri dönmesidir, yansımasıdır. Yani gerçekte renk diye
birşey yoktur, ışığın dalga boyları vardır. Güneş ışınları
bir nesne üzerine düştüğünde, nesne ışığın bazı dalgalarını
emer, geri kalanını ise yansıtır. Yani limona baktığımızda
gördüğümüz sarı renk o limonun kabul etmediği, emmediği
reddettiği sarıdır. Doğal olarak ay ışığında ya da elektrikler
söndürüldüğünde herşeyin rengi kaybolur, tümü aldığı
ışık oranında grileşir.
Renk tıpkı ses gibi beynin
bilişsel yanını, yani bilinci geçer, bildiklerimizin
ötesine, bilinçaltımıza kotrolümüz dışında etki eder.
Bize birşeyleri anımsatır. Mutlu eder, hüzünlendirir,
sinirlendirir, rahatlatır, korkutur, merak ettirir.
Dolayısıyla renk herşeyden önce algılarımızla alakalı
bir ögedir. Onu yapısal olarak incelemek kadar psikoloji
açısından da incelemek gerekmektedir.
Resim sanatı içinde her
akım renge farklı özellikler yüklemiştir. Fotoğrafın
icadından soonra renk artık boya olarak değil ışık olarak
algılanmıştır. Sonuçta film karesi üzerine hapsedilen
ışıktır. Ya da kamera aracılığıyla rakamlara dönüştürülen
ışıktır. Elektronik görüntüde kullanılan ana renkler
ise RGB, yani kırmızı, yeşil ve mavidir.
|
| |
|
 |
| |
|
|
| |
|
7.1.4
- doku (tekstür) |
| |
|
Yüzeyin, şeyleri, içinde
bulundukları boşluktan ayıran dış alan, kabuk, zarf
olduğunu biliyoruz. Doku da bu dış alanın yapısal özelliğine
işaret eder.
Tüm görsel nesnelerin karakteristik birer dis yapilari
vardir. Yani nesnelerin iç yapilarinin islevsel özelliklerini
disa vuran karakteristik dokuları vardır. Örneğin insanların
ve hayvanların dokuları arasındaki farklılık, insan
ve hayvan bedeninin farklı iç yapılara sahip olmasından
kaynaklanır.
Kısacası gözümüzün gördüğü herşeyin bir dokusal özelliği
vardır. Bu dokular arasındaki farklılığı bilmek, yeni,
yapay dokuların yaratılmasına yani tasarıma olanak verir.
Dokuları da yine iki ana grup altında inceleriz.
1- Görsel doku ; dokunmakla hissedilmeyip yalnızca görmekle
kavranan dokudur.
2- Dokunsal doku ; yüzeylere dokunularak elde edilen
doku etkilerine denir. Sert ve yumuşak doku diye ayrilir.
Dokuların etkileri
ise şöyle özetlenebilir:
Dokunun yapı etkisi;
sert dokulu yüzeyler yakinlik etkisi, yumusak dokulu
yüzeyler uzaklik etkisi verir. Bize eşit mesafede duran
bir kaya parçası ile bir yumuşak yüzeyli herhangi bir
nesneyi karşımıza alıp baktığımızda sert dokulu bir
yüzeye sahip olan kaya parçası üzerimze geliyormuş gibi
algılanırken, yumuşak dokulu diğer yüzey bizden uzaklaştığı,
ya da daha uzakta olduğu izlenimini verir. Bunun sebebi
sert dokulu yüzeyin oluşturacağı ışık gölge oyunları
daha sert olacağından, yani yoğun aydınlık bölgelerin
yanında sert konturlu karanlık bölgeler oluşacağından
gözümüz sert dokuyu daha çabuk algılayacak ve bu zıt
alanlar gözbebeğinin daha çok açılmasına, dolayısıyla
nesneyle ilgili daha çok görsel verinin, yansımanın
göz duvarına çarpmasına sebep olacak, bu yüzden de göz
sert dokuya sahip olan nesnenin kendisine daha yakın
durduğu yanılsamasına kapılacaktır. Bu yakın durmanın
bir sonraki aşaması elbette nesnenin insan üzerinde
psiko fizyolojik bir etki yaratmasıdır. Yani insanı
hem duygusal açıdan etkilemesi (huzursuz etmek, itmek,
kışkırtmak, tedirgin etmek gibi...) hem de fiziksel
açıdan etkilemesidir ( insan üstüne üstüne gelen bir
nesne algıladığında geri çekilme ihtiyacı hisseder,
gerilir, terler, kalp atışları hızlanır).
Dokuların bu özelliğini yaratmak istediğiniz etkiye
bağlı olarak kullanabilirsiniz, bir kent dokusunu örnek
alın, kentin son derece huzurlu, insanı rahatlatan bir
dokusu olduğu izlenimini vermek istiyorsanız, diyelim
ki bir tatil beldesi için belediyeye tanıtım filmi çekiyorsunuz,
mümkün olduğunda geniş ve düz alanlı binaların olduğu
bölgeleri, denizi, ağaç dokularını, ya da kumsalları
çekersiniz.. Eğer bir tanıtım filmi değilde aynı beldenin
çarpık kentleşmesini, kötü ve bozuk yapılanmasını eleştiren
bir film yapıyorsanız bu seferde binaların yarattığı
en çapraşık alanları, sert ve biçimsiz konturları, yıkıntı
ve döküntüleri çeker,çerçevelemenizi ona göre düzenler,
izleyiciyi, hakılığınıza ikna etmek için huzursuz, rahatsız
etmeye çalışırsınız. Dolayısıyla dokuların yapısıyla
iligi temel bir bilgiyi kullanarak aynı alanı iki farklı
amaçla görüntülemiş olursunuz.
Doku ve renk etkisi;
sicak renkli dokular yakinlik etkisi, soğuk renkli dokular
ise uzaklik etkisi verir. Aynı kadraj içinde bulunan
çiçekler ile soğuk renkte dev binalar birbirlerinden
farklı etkiler yapacaklardır. Ya da kırmızı elbiseli
bir kadın size doğru geliyormuş gibi gözükürken, gri
elbiseli bir kadının yürüyerek uzaklaşmakta olduğu hissine
kapılırsınız. Bunun sebebi ise yine renklerin ve renklerin
ışıklılığının retina üzerinde yarattığı etkidir. Sıcak
bir renkten yansıyan ışığı alabilmek için gözbebeğimizi
gittikçe açılır, böylece gözün arkada duvarını oluşturan
ve ışığa karşı duyarlı olan bölgeler daha çok etkilenir.
Işığı az yansıtan soğuk renkli bir dokuda ise gözbebeği
fazla açılmaz dolayısıyla nesnenin netliği az olur ve
bizden uzak olduğu ya da uzaklaşmak olduğu izlenimini
verir.
Dokunun ışıklılık etkisi;
parlak yüzeyli dokular, yani ışığı güçlü bir şekilde
yansıtabilen dokular, parlak metaller, camlar yakınlik
etkisi verir, mat yüzeyli dokular, ışığı az yansıtan
yüzeyler ise uzaklık etkisi verir. İşlenmiş metal ile
paslanmış metal arasındaki farklılıklar bu etkiye örnektir.
Metal aletlerle dolu bir ortamda izleyiciyi ortamın
metalik etkisiyle sarsmak istiyorsanız tüm metalleri
parlatmalı ya da en azından metallerin üzerine yansıttığınız
aydınlatmayı buna göre düzenlemlisiniz. Bir kadın kafasını
çerçevelediğini düşünün, boynundaki iri elmas kolyenin
dikkati daha fazla çekebilmesi için kolyenin ışıklılığının
güçlü olması gerekmektedir. Kadının dudağındaki parlak
kırmızı ruj da aynı yakınlık ve çekicilik etkisini gerçekleştirir.
Dokunun işleniş etkisi;
ince ve ayrıntılı işlenmiş dokulu yüzeyler yakınlık
ve keskinlik duygusu verir. Dağınık,ayrıntısız ve belirsiz
işlenmiş dokulu yüzeyler uzaklık etkisi verir. Bir kumaşın
dokusu ile bir kaya yüzeyinin dokusu arasındaki farklılığı
düşünün, bu dokuları aynı ölçekte, aynı kadraj içinde
yanyana getirirsek, bu durumda kumaşın bize daha yakın
durduğunu farkederiz. Taşın yüzeyi daha sert ışık gölge
oyunları yapsa bile kumaşın dokusundaki incelikle işlenmiş
detay bize kumaşın daha yakınımızda durduğu hissini
verir. Dokunuş işleniş etkisini anlamını en iyi yolu,
aynı malzemenin net ve bulanık çekimini karşılaştırmaktır.
Elimizdeki kumaş parçasını kameranın netlik ayarını
yapıp çektiğimizde etkisi farklıdır, tam ayar yapmadığımızda
yaptığı etki farklıdır. Aynı efekti bilgisayarda da
yapmamız mümkündür, gittikçe netleşen bir form, nesne
bize yaklaştığı izlenimini verirken, aynı nesneyi görüntüden
çıkarmak, kaldırmak istediğimizde netliğini bozup fade
out yapabiliriz.
|
| |
|
|
| |
|
|
| |
|
7.1.5
- boyut |
| |
|
Bir nesnenin uzay boşluğu
içinde kapladığı alana o nesnenin boyutu denir. Nesnelerin
boyutları da yapısal özellikleridendir ve nesneye karakteristik
farklılığını verir. Görsel düzenlemelerde nesnelerin
boyutlarından birkaç şekilde faydalanırız. Öncelikle,
gestalt psikolojisinde de gördüğümüz gibi nesneleri,
birbirleriyle olan boyut farklılıkları açısından kavrar
ve değerlendiririz. Bir nesnenin boyut olarak küçüklüğü,
ancak ortada kıyaslanacak boyutta bir başka nesne varsa
anlam kazanır. Kısacası boyut kavramı, göreceli bir
kavramdır. Görsel sanatlarda boyut konusundan şu iki
şekilde faydalanırız; tıpkı algıda değişmeyen, kesin
kabul gören temel özellikler olduğu gibi boyut konusunda
da kesin yargılarımız vardır. Bir binanın, bir insanın,
bir elmanın veya bir arabanın algımızdaki boyutları
aşağı yukarı bellidir.. Bunların değiştirilmesi, olduğundan
farklı bir halde kullanılması bilincimizde şaşkınlığa
sebep olur, dikkatimizi çeker. Ayrıca objelerin boyutlarını
kullanarak derinlik duygusu yaratabiliriz . Buna hacim
perspektifi de denmektedir. Önde duran objenin daha
büyük boyutlarda olması, gözümüzden uzaklaşan, uzakta,geride
duran objenin ise daha küçük boyutlarda görülmesi gibi...
Görsel düzenlemeler içinde
de, nesnelerin bu boyut özelliklerinden ve farklılıklarından
yararlanırız. Resim, imgesel sinema ve video sanatı
gibi objelerin soyutlanmasına fırsat veren sanatlarda
bu özellik sıkça başvurulan yöntemlerden biridir. Fantastik
sinema örneklerini düşündüğümüzde olduğundan daha büyük
gösterilen hayvanlara, bitkilere, binalara rastlarız.
King Kong, Godzilla, dev karıncalar vb. filmler..
|
| |
|
|
| |
|
|
| |
|
7.1.6
- biçim |
| |
|
Nesneleri boşluktan ayıran
dış çizgilerin, konturların oluşturduğu hareketi biçim
olarak tanımlarız. Aynı şekilde bir nesnenin kendi içinde
yarattığı hareket de onun biçiminin bir parçasıdır.
Aşağıda Henry Moore'un
ve Rodin'in heykellerini görmekteyiz. Heykel sanatı,
görsel sanatlar içerisinde biçimin en çok önem kazandığı
daldır. Bir heykelin güzel ya da çirkin olduğu yargısına
varabilmek için heykelin dış çizgilerinin oluşturduğu
biçime, bu biçimin ahengine, dengesine, etrafıyla uyumuna
ve heykelin kendi içinde yarattığı devinime bakarız.
Işık ve gölge bir heykel üzerinde biçimini kavramamıza
en çok yardımcı olan öğelerdir.
Tıpkı noktanın önemini
kavramak için pointilizm akımının üzerinde durduğumuz
gibi biçimi kavramak için de kubizm akımının üzerinde
durabiliriz. Çünkü kübizm akımı, doğada bulunan her
nesneyi öncelikle bir biçime benzetmek anlayışından
yola çıkar. Kübist bir ressam, karşısında duran modelin
yüzünü üçgenler, dikdörtgenler, kareler ve daireler
olarak görür. Doğadaki bir ağacı, bitkiyi, hayvanı geometrik
bir biçime benzeterek resmeder.
Biçimin insan beyninde algılanışının farklılıkları konusunda
ise şunları söyleyebiliriz. Öncelikle yuvarlak formlar,
biçimi yuvarlak olan nesneler gözümüzde daha yumuşak
sakin ve sıcak bir etki bırakırlar. Yani biçimi yuvarlak
olan bir nesneyi daha yakın ve huzur verici buluruz.
Bunun sebebinin insan bedeninin yuvarlak olmasından
kaynaklandığı da söylenmektedir. İnsan gözü, insan bedeninin
biçiminden dolayı yuvarlak hatlara daha alışkın olduğundan
görsel düzenlemelerde yuvarlak biçimlerin kullanılması
daha çarpıcı ve kalıcı bir etki yapmaktadır. Yakın dönem
tasarımlarda (logolar, semboller, grafik düzenlemeler)
bol bol daireler halkalar ve yumuşak geçişli biçimler
kullanılmaya başlamıştır. Buna karşıt olarak köşeli,
girintili çıkıntılı yüzeyler gözde daha huzursuzluk
verici bir etki bırakmaktadır. Dolayısıyla teknolojiyi,
makineleri, binaları, endüstriyi köşeli biçimlerle,
insanları, doğayı, beşeri bilimleri sembolize eden konularda
ise yuvarlak biçimleri tercih ederiz. Grafik tasarımlar
bu konuların sayısız ve etkin örnekleriyle doludur.
|
| |
|
|
| |
|
|
| |
|
7.1.7
- yüzey |
| |
|
Yüzey
üzerinde daha önce durduğumuz bir konu. Ancak yüzey konusunda
da , tıpkı dokuda olduğu gibi iki tür kavrayıştan söz
edilebilir. Birinci anlayış , nesnenin sahip olduğu dış
alanı, kabuğu zarftı içerir, ikincisi ise, belirli bir
düzen içinde bir araya gelerek gözümüze bir yüzey gibi
görünen, yüzey hissi veren anlayıştır. Buna göre Edward
Weston'ın bir fotoğrafı olan soldaki biber, bize biberin
gerçek yüzeyini, parlaklığını, yumuşaklığını, yüzeyinin
pürüzsüzlüğünün hissettirirken, sağdaki fotoğraf, çok
az aralıklarla birarada bulunan çiçek topluluklarının
oluşturduğu pütürlü, derinlikli, inişli çıkışlı bir yüzeyi
hissettirir. Dolayısıyla birinci fotoğrafta algıladığımız
yüzey nesnenin gerçek yüzeyidir, ikincisi ise kavramsal
olarak zihnimizde oluşan bir yüzeydir. Görsel sanatlarda
bu ikinci kavrayışın çok sık kullanıldığına tanık oluruz.
Örneğin insan topluluklarının meydana getirdiği yüzeylere,
ya da araçların meydana getirdiği kavramsal yüzeylere
çok sık rastlarız. |
| |
|
|
| |
|
|
| |
7.2
- kavramsal öğeler |
| |
|
7.2.1
- nokta |
| |
|
Nokta
ve çizgi hem görsel öğeler arasında yer alan, hem kavramsal
öğe olarak kabul edilen görsel malzemelerdir. Görsel öğe
olarak noktayı ve çizgiyi kavramak ve tanımlamak kolaydır.
Kavramsal öğe olarak nokta ve çizgi ise, görüntüyü değerlendirirken
çeşitli şekilleri, formları birer nokta ve/veya çizgi
olarak görerek görüntüde bir uyum arama çabasıdır. Yani
ortada gerçek bir nokta yokken, bir formu nokta olarak
kavramaktır. Dünyadan baktığımızda güneşin bir nokta olduğunu
varsayarız, ya da yüze dagların arasındaki minik insan
figürünü bir nokta olarak kavrarız. Görüntüde denge yaratmak
için noktaların ve çizgilerin varlığı çok önemlidir. Örneğin
aşağıdaki resimde gözümüz güneşi bir nokta, gemilerin
yatay düzlemde oluşturduğu şekli ise çizgi olarak kavramaya
meyillidir. Gemilerin yelkenleri dikey çizgilerdir. Biz
bu kavramsal çizgi ve noktayı düşünerek resmin yatay bir
çizgiyle ikiye bölündüğünü, üstte kalan noktanın resimde
bir çekim merkezi oluşturduğunu, bu çekim merkezini dengeleyen
unsurun ise güneş ışığının deniz üzerinde oluşturduğu
dikey çizgi olduğunu ileri sürebiliriz. Görüldüğü gibi
sadece kavrayışımızla varlık bulan nokta ve çizgi, bir
resmi değerlemede temel alınabilecek unsurlardandır.
|
| |
|
|
| |
|
|
| |
|
7.2.2
- çizgi |
| |
|
Aynı şekilde aşağıdaki
4 resim/fotoğraf da, kavramsal çizgiler yaratmaktadır.
Ansel Adams'a ait birinci fotoğrafta nehrin dağlara
doğru giderken gözümüzde oluşturduğu biçim eğri bir
çizgiye benzemektedir. Formları böyle basit biçimlere
indirgemek ve görüntüyü bu biçimler rehberliğinde değerlendirmek
görsel bilincimizi zenginleştirir. Eğer görsel bir alanda
iş yapıyorsak, işimizi de kolaylaştırır. Çoğu zaman
sanatın, görsel ifadenin, yoğun duygusal yaratımın sonucu
olduğu kabul görse de, görsel bir yapıt da belirli ilkeler
çerçevesinde gerçekleştirilir. En azından bu ilkeler
ışığında üretilen bir yapıtın hatalı olduğunu iddia
edemeyiz.. olsa olsa ruhsuz bir kompozisyon olarak algılarız.
Tekrar fotoğraftaki çizgiye dönecek olursak, Ansel Adams
burada nehrin oluşturduğu çizgi ile fotoğrafını ikiye
bölmüş, aynı zamanda da nehrin kıvraklığından yararlanarak
bu durgun doğa fotoğrafına hareketlilik kazandırmıştır.
Zaten anımsarsanız dikey çizgiler gerilimi, hareketi,
ululuğu, heyecanı çağrıştıran etkiler yaparken, yatay
çizgiler durgun, durağan, huzurlu dingin, telaşsız,
rahatlatıcı çağrışımlar yaparken, kavisli çizgiler de
kalk gidelim, hareket, kıvraklık, dinamizm, kıpırdanış
çağrışımları yapmaktadır. Kısacası Ansel Adams dağların
küt, sabit, durağan dikeyliğini, nehrin kavisli çizgisiyle
yıkacak bir kadrajı tercih etmiştir.Üçüncü bir çizgi
olarak gökyüzündeki bulutların yataylığı da dikkatimizin
nehrin sonu, dağların etekleri sayılabilecek bir noktaya
ister istemez geri dönmesine sebep olmaktadır.
Ortadaki fotoğrafta ise birçok kavramsal çizgiden söz
edebiliriz. Gözümüzle aşağıdan yukarı doğru bir yön
izleyelim..Öncelikle sahilin oluşturduğu yatay çizgiden
bahsedebiliriz (ki bu dikkatimizi çeken ilk çizgi değil
) yukarı doğru çıkan merdivenin oluşturduğu diagonal
(çapraz) çizgiden bahsedebiliriz (evet ilk gözümüze
çarpan çizgi bu) daha sonra merdivenin ust yapıya bağlantısını
sağlayan birçok dikey çizgiden söz edebiliriz. Merdivenin
ust kısmına geldiğimizde, geniş bir bant izlenimi veren
dördüncü kavramsal çizgiye ulaştık. Bunun da üzerinde
kısa dikey çizgilerin devam ettiğini görüyoruz. En sonda
ve en ustte de yine geniş bir çizgi olarak yatay bir
hakreketi farkediyoruz. Görüldüğü gibi bu fotoğrafta
yatay, dikey ve diagonal çizgiler haricinde çok belirgin
bir formdan bahsetmek zor. Merdivenden yukarı çıkan
figürnü bile diagonal ve dikey iki çizginin birleşimi
olarak görmek bile mümkün. Bu durumda önümüzdeki görüntüde
bir değerleme yapmak istediğimizde baz alabileceğimizi
görsel elemanların, çizgi olarak algıladığımız biçimler
olduğunu görüyoruz. Fotoğraf neredeyse soyut bir resim
edasıyla son derece sade, ama iddialı bir kadraj koymaktadır
önümüze. Merdivenin yaptığı çapraz hareketin ilk farkedilir
çizgi olması ise yine diagonal çizgilerin devinim hareket
yaratan bir etkiye sahip olmalarıdır. Bir de bu diagonal
çizgi, diğerleri arasında tek olması özelliğiyle de
dikkatimizi çekmektedir. Fotoğrafın üst taraflarında
ikinci bir diagonal çizgiye rastlamış olsaydık, bu çizgiyi
o denli öenmsemeyebilirdik. İkinci olarak dikkatimizi
çeken çizgi ise geniş bantın yarattığı yatay çizgi.
Bu çizginin dikkat çekmesinin sebeplerinden biri genel
olarak aydınlık alanlardan (beyaz) oluşan kadraj içinde
en koyu, zıt, siyah leke olmasıdır. Diğer sebep ise,
fotoğrafa tam karşıodan baktığımızda bu yatay çizgi
gözümüzün görebildiği ufuk çizgisine en yakın konumda
olan çizgidir.
Üçüncü fotoğraf yapay
bir şekilde, yani insan eliyle oluşturulmuş, nilüferler
arasında açılmış ufuk çizgisine doğru giden dikey bir
çizgiyi merkezine oturtmaktadır. Görebildiğimiz ikinci
çizgi ise, bu yatay çizgiyi kesin bir şekilde kesen,
bitkilerin oluşturduğu yatay çizgidir. Fotoğrafın sağ
tarafında bulunan silik bitki topluluğu ise, oluşturduğu
dikey çizgi ile, nilüferler arasındaki boşluğun etkisi
altında ezildiğinden çok fazla dikkatimizi çekememekte,
ikincil olarak farkedilebilmektedir.
İzzet Keribar'a ait son fotoğrafta ise, fotoğrafa hakim
yatay çizgiler (tapınağın dış yüzeyi) ilk anda ilgiyi
kendi üzerlerine çekmekte, gözümüz daha sonra fotoğrafta
önde silüet olarak gözüken iki figürün dikey sayılabilecek
formunu kavramaktadır. İki yandan gelen diagonal çizgiler
ise fotoğraf bir denge oluşturmaya yaramaktadır. Burada
aynı zamanda boyut etkisini de farkedebiliyoruz. Sağda
duran yapı, insanların binanın yanında çok ufak kaldıklarını
göstermektedir izleyiciye. Bu da fotoğrafa bir gerilim
unsuru katmakta, gözümüz tüm formları dolaştıktan sonra
dönüp tekrar iki figür üzerinde yoğunlaşmaktadır.
|
| |
|
|
| |
|
|
| |
|
7.2.3
- düzlem |
| |
|
Nesnelerin uzamda konumlandırılışına
verilen genel tanımdır. Birincil anlamda düzlem dediğimizde
anladığımız şey, nesnelerin ufuk çizgisine göre bulunduğu
konumdur. Ufuk çizgisi, ayakta duran bir insanın göz
hizasına denk gelen yatay çizgidir. Görüntüde yer alan
nesnelerin ve figürlerin bu çizgiye göre konumlandırılması
perspektif kavramını doğurur. Yani üç boyutlu cisimleri,
iki boyutlu bir düzlem üzerinde göstermek için kullanılan
bir kavramdır düzlem. Buna göre Henri Cartier Bresson'un
soldaki fotoğrafında birçok farklı zemin düzlemi kullanılarak
perspektif duygusu verişmiştir. İzleyici, bu dış mekana,
fotoğrafın kompozisyonuna bağlı olarak fotoğrafın içinde
en üst düzlemde bulunuyormuş gibi bakmaktadır. Bresson'un
fotoğrafında bu düzlemler sayesinde izleyicinin gözü
aşağı doğru bir yönü izler.. Fotoğraf, kullanılan farklı
düzlemler sayesinde bir hareketlilik, dinamizm kazanır.
Göz önce kendi düzlemini keşfeder, daha sonra sırasıyla
kendisine kıyasla daha alt düzlemde bulunan figürleri
algılar ve gözün bu hareketi fotoğrafın en gerisindeki
kısmı görene dek devam eder. Dolasyısıyla farklı düzlemler
sayesinde göz, dikkati çekecek olağanüstü bir durum
bulunmamasına karşın fotoğrafı inceler ve fotoğrafçının
istediği noktaya doğru zorunlu bir yönelişte bulunur.
Ki bu fotoğrafın başarılışı oluşu anlamına gelir.
İkinci resimde ise Caillebotte'nin
bir resmini ve iki farklı mekanı ve iki ayrı düzlemi
görmekteyiz. İzleyicinin de içinde bulunduğunu duyumsadığı
iç mekan, odanın içi resimdek ibirinci düzlem, açık
pencereden adam ile birlikte seyrettiğimiz sokak ise
ikinci düzlemdir.Sokağı ortadan kaldırıp dümdüz bir
bina duvarı koyduğumuzda resmin tüm derinliğini yani
perspektifini yitirdiğini düşünür ve resim üzerinde
fazla detay incelemesi yapmadan biran önce bakışlarımızı
kaçırmaya çalışırdık. Ayrıca bu resimde düzlem duygusunun
farklı öğelerle de desteklendiğini görmekteyiz. İç mekanın
karanlığı ile sokak düzleminin aydınlığı, bizi iki ayrı
zemin düzlemini daha güçlü hissetmeye zorlamaktadır.
Üçüncü resimde ise Frida KAhlo'nun bir resmini görmekteyiz.
Burada kullanılan düzlem farklılığı ilk iki görüntüde
kullanılandan daha farklı bir kavrayıştan kaynaklanmaktadır.
Şöyle ki Frida Kahlo su yüzeyinde (ki bu birinci düzlemdir)
farklı ve imkansız düzlemleri kullanarak fantastik bir
üçüncü düzlem, olmayan bir atmosfer, varolmayan bir
dünya yaratmış, bunu da ilk etapta yalnızca düzlem farklılığını
kullanarak başarmıştır. Göz ilk olarak bu düzlem farklılığını
görmektedir.
Fotografta hem sadelestirme,
hem de yogunlastirmada perspektiften önemli ölçüde yararlanilir."
sabit kalfagil
|
| |
|
|
| |
|
|
| |
|
|
| |
|
7.2.4
- hacim |
| |
|
|
| |
|
|
| |
7.3
-organizasyon öğeleri |
| |
|
7.3.1-
durum belirtmek ; bir mevsimi belirtmek, anı, duyguyu,
zamanı vb. Durumları . belirtmek |
| |
|
|
| |
|
|
| |
|
7.3.2
- bir yöne ya da duruma yönelişte bulunmak, konum belirtmek |
| |
|
|
| |
|
|
| |
|
7.3.3
- görüntü üzerinde alan kuvvetleri oluşturmak |
| |
|
|
| |
|
|
| |
|
7.3.4
- mekan duygusu yaratmak (iç mekan x dış mekan x bilinmeyen) |
| |
|
|
| |
|
|
| |
7.4
- kompozisyon öğeleri |
| |
|
7.4.1
- zıtlık yaratmak |
| |
|
Zıtlığın
zenginleştirilmiş anlamı karşıtlık, karşıt olma, çelişki,
kontrastdır. En temel şeyler bile karşıtlıklardan oluşur,
fikirler, evren, yaşam, kavrayabildiğimiz herşeyde bir
karşıtlık, zıtlık, çelişki vardır. Doğum ve ölüm en temel
çelişkilerdir. Birbirlerinin varolma sebepleridir. Sosyal
yapı da böyledir, insan ilişkileri zıtlıklarla doludur,
sosyal yaşama tüm hareketini, devinimini veren de bu karşıt
yapıdır.
Karşıtlık içeren durumları
şöyle sıralayabiliriz.
Ölçü zıtlığı, aralık zıtlığı, renk zıtlığı, doku zıtlığı,
biçim zıtlığı, üslup zıtlığı, siyah beyaz, uzunluk kısalık,
kalınlık incelik, darlık genişlik, yuvarlak köşeli,
sert yumuşak, mat parlak, kuru ıslak, hafif ağır...
Anlam bağlamında zıtlık, malzeme kullanımında zıtlık,
biçimsel zıtlık gibi örnekleri de ekleyebiliriz.
|
| |
|
|
| |
|
|
| |
|
7.4.2
- egemenlik / odak noktası oluşturmak |
| |
|
Bir
kompozisyonda kullanılan öğelerden birinin ya da bir
grubun diğer öğelere göre ölçü, değer, renk, doku bakımından
üstünlük sağlamasıdır. Düzenlediğiniz görsel malzemenin
dikkat çekebilmesi için bir dikkat noktası gereklidir.
Hemen hemen her sanatsal çalışma bu konuya ilişkin örneklerle
doludur.
Yatayların
içinde dikey odak noktasını oluşturur. Büyük formların
ortasında küçük formlar ya da belirli bir rengin icindeki
zıt renklerin bulunduğu bölüm, görüntüde egemenlik noktasının
oluşmasını sağlar. Yerleştirilen nesnelerin oluşturduğu
yön odak noktasını da yaratır. Ya da şaşırtıcı gelen,
aykırı duran objeler, dokunun yoğun olduğu bölgeler
...
|
| |
|
|
| |
|
|
| |
|
7.4.3
- görsel bir denge oluşturmak |
| |
|
Dikey
ve yatay çizgilerin kurduğu dengedir burada bahsedilen.
Sadece çizgilerle değil, açık koyu zıtlığıyla da verilebilir
Görsel
ağırlıkları olan öğelerin eşit dağılımının bir türü
olan denge, uygunlanmadığı zaman izleyicide bir hoşnutsuzluk,
rahatsızlık duygusu yaratır.
Denge ikiye ayrılır. (Genel olarak insan zihni, karşısında
gördüğü şeyi parçalara bölme eğilimindedir, yatayları
ve dikeyleri değerlendirerek görüntüyü sağ ve sol parçalara
ya da alt ve üst parçalara ayırır.
Buna göre bir görsel düzenlemede simetrik dengeden (bakışık)
ya da asimetrik dengeden (bakışımsız) bahsedebiliriz.
|
| |
|
|
| |
|
|
| |
|
7.4.3.1
- simetrik denge |
| |
|
eksene
göre öğelerin aynı durumda tekrar etmesiyle oluşur. Kesin
ve kararlı bir hava yaratır.
Simetrik dengeye duyulan ilgi insan bedeninin sahip olduğu
simetriden kaynaklanır.
|
| |
|
|
| |
|
|
| |
|
7.4.3.2
- asimetrik denge |
| |
|
ya
da eşit olmayan görsel ağırlıktaki ve çekicilikteki ögelerin
düzenlenmesiyle oluşur. |
| |
|
|
| |
|
|
| |
|
7.4.4
- görsel ritm yaratmak |
| |
|
Sanatta
değişen plastik elemanların uyumlu tekrarıdır. Görüntüde
yer alan nesnelerin, formların insanda psiko-fizyolojik
(hem psikolojisini hem defizyonomisini etkileyen) bir
devinim yaratmasıdır. Hakim devinimlerle karşıt devinimler
arasında dikkati çekecek bir fark yaratmayı sağlar. Rahat,
dingin, durağan görünen bir düzenlemede bile bir hareket
duygusunun oluşmasını sağlar. |
| |
|
|
| |
|
|
7.4.4.1-
doğal devinim |
| |
|
|
7.4.4.2
- plastik devinim |
| |
7.4.5
- şekil/zemin anlatımlarını doğru kullanmak |
| |
|
7.4.5.1
- zemin anlatımı |
| |
|
7.4.5.2
- şekil anlatımı |
| |
|
7.4.5.3
- derinlik |
| |
|
7.4.5.4
- değer derecelenmesi |
| |
|
7.4.5.5
- çizgisellik |
| |
|
7.4.5.6
- etkili çevre |
| |
|
7.4.5.7
- şekil / zemin ilişkisinde belirlilik |
| |
|
|
7.4.5.7.1
- zemin daha basittir |
| |
|
|
7.4.5.7.2
- anlatıma göre derinlik farkı vardır |
| |
|
|
7.4.5.7.2
- uzaysal ya da üç boyutlu zeminler güçlü şekillerin arkasında
. iki boyutlu etki yaparlar |
|