Yüzeyin sınırlanışı ya da daha özel anlamıyla kompozisyon, bir düzenlemede kullanılan görsel ve kavramsal öğelerin dengeli bir uyum, birliktelik, bütünlük oluşturacak şekilde bir araya getirilmesidir. Görsel düzenlemede yer alan tüm formlar, figürler ya da nesneler herhangi bir eksiklik duygusu yaratmayacak şekilde düzenlenmelidir.

Bir bütün içinde yan yana, üst üste, karşı karşıya bir araya getirilmiş öğeler eğer gözünüzü rahatsız etmiyorsa, nesneler birbirine yabancı durmuyorsa dengeli bir kompozisyondan söz edilebilir.

Sanat tarihine baktığımızda kompozisyon konusunun sadece "tasarım ilkeleri" çerçevesinde değil, sosyolojik açıdan da ele alındığını görmekteyiz. Olaylara ve figürlere değer biçme yargılarının sanatçıyı belirli bir biçimde davranmaya şartlanmak şeklinde etkilediğini farketmekteyiz.

Avrupa'da dinin ağır etkisinin hissedildiği dönemlere baktığımızda, kompozisyon uygulamalarının, kutsal figürü ya da soyluyu yüzeyin merkezine yerleştirmek şeklinde gerçekleştirildiğini görüyoruz.

Dinin etkisinin azalmaya, Tanrı ve öteki dünya inancına olan bağlılığının yavaş yavaş yerini akla ve bilimsel olaylara bıraktığı döneme yani Rönesans'a baktığımızda ise sanatçının kutsal figürü artık resmin merkezinde kullanmak zorunluluğunu hissetmediğini görüyoruz. Aydınlanma döneminde yapılan birçok resimde çapraz köşelerine yerleştirilmiş olduğunu görebilirsiniz.

 

Rönesansın ardından modern çağlara geldiğimizde ise modern yaşamın tüm karmaşasının kompozisyon anlayışını da etkilediğini, hem yüzeyin hem de yüzeyin sınırlandırılışının gündelik yaşamın çarpıklıklarına uygun biçimde yenilikler, çatışmalar ve çelişkiler içerdiğini görürüz. Artık ortada uyulması gereken bir orandan, kuraldan eser kalmamıştır. Sanayii devrimi, makineleşme, kent yaşamının ağır koşulları, bilim alanında yapılan her türlü icat, teknolojik gelişmeler, ve tabii ki savaşlar, insanların hayata ve dolayısıyla sanata bakışını derinden etkilemiş ve değiştirmiştir.

Tüm bunlara rağmen, sanatta değişmeyen ilkeler de vardır. Ancak bu ilkeler, toplumsal değer yargıları ve önceliklerinden ziyade, bireyin fizyolojisini ve psikolojisini temel alan ilkeler olduklarından, belirli bir döneme, sınıfa ya da ideolojiye hizmet etmezler. Aksine, hemen her bireyin gördüklerini yorumlamasını sağlayabilecek, yine insanın fiziksel özelliklerinden yola çıkarak ortaya atılmış, genel kabul görmüş ilkelerdir.

 

Görsel ögelerin en belli baslisi noktadir. Varolan diger ögelerin tümü noktadan türemistir. Boslukta yer kaplayan en basit ve en küçük birim noktadir. Noktalar belirli bir düzen içinde yerlestirildiklerinde, tek baslarina yarattiklarindan çok daha fazla ve farkli anlama sahip olurlar. Sanatsal anlamda da her bir form da noktadan türemistir. Noktalar araliksiz olarak yanyana geldiklerinde çizgileri olustururlar.

Çizgiyi tanımlayacak olursak; bir noktanın verilen doğrultudaki uzantısı çizgidir. Genişlik ve uzunluğu ne olursa olsun, eğer biçimi bir çizgi etkisi yaratıyorsa, bir forma çizgi diyebiliriz. Çizgi, noktanın aralıksız hareketinden doğan kavramdır.

Nesnelerin anlamı ve güzelliği önce dış çizgilerde yani konturlarda aranmıştır. Göz nesneyi görürken el çizgiyi gerçekleştirir. Gözümüz etraftaki nesneleri kavramaya çalışırken görünmeyen çizgiler çizer, objeleri , formları, insanları çizgiler aracılığıyla tanımaya çalışırız. Yuvarlak çizgileri kadın vücuduna benzetmemiz gibi..

Formları böyle basit biçimlere indirgemek ve görüntüyü bu biçimler rehberliğinde değerlendirmek görsel bilincimizi zenginleştirir.

Dikey çizgiler gerilimi, hareketi, ululuğu, heyecanı çağrıştıran etkiler yaparken, yatay çizgiler durgun, durağan, huzurlu dingin, telaşsız, rahatlatıcı çağrışımlar yaparken, kavisli çizgiler de kalk gidelim, hareket, kıvraklık, dinamizm, kıpırdanış çağrışımları yapmaktadır.

Kavramsal öğe olarak nokta ve çizgi ise, görüntüyü değerlendirirken çeşitli şekilleri, formları birer nokta ve/veya çizgi olarak görerek görüntüde bir uyum arama çabasıdır. Yani ortada gerçek bir nokta yokken, bir formu nokta olarak kavramaktır. Dünyadan baktığımızda güneşin bir nokta olduğunu varsayarız, ya da yüzen dagların arasındaki minik insan figürünü bir nokta olarak kavrarız. Görüntüde denge yaratmak için noktaların ve çizgilerin varlığı çok önemlidir. Görüldüğü gibi sadece kavrayışımızla varlık bulan nokta ve çizgi, bir resmi değerlemede temel alınabilecek unsurlardandır.

Aşağıdaki 5 resim/fotoğraf, algımızda kavramsal çizgiler yaratmaktadır.

Nesnelerin ya da figürlerin uzamda konumlandırılışına verilen genel tanımdır. Birincil anlamda düzlem dediğimizde anladığımız şey, nesnelerin ufuk çizgisine göre bulunduğu konumdur. Ufuk çizgisi, ayakta duran bir insanın göz hizasına denk gelen yatay çizgidir. Görüntüde yer alan nesnelerin ve figürlerin bu çizgiye göre konumlandırılması perspektif kavramını doğurur. Yani üç boyutlu cisimleri, iki boyutlu bir düzlem üzerinde göstermek için kullanılan bir kavramdır düzlem.

Nesnelerin boşlukta kapladığı alanı nesnenin hacmi olarak tanımlarız. Sanat tarihi sanatçıların hacim duygusunu vermek adına, ışık ve renk araştırmalarıyla doludur.

durum
duygu
konum
yöneliş
zaman

Alan kuvveti, bir kompozisyonda kullanılan öğelerden birinin ya da bir grubun diğer öğelere göre ölçü, değer, renk, doku bakımından üstünlük sağlamasıdır. Ayrıca düzenlediğiniz görsel malzemenin dikkat çekebilmesi için bir çekim alanı gereklidir. Hemen hemen her sanatsal çalışma bu konuya ilişkin örneklerle doludur.

Yatayların içinde dikey odak noktasını oluşturur. Büyük formların ortasında küçük formlar ya da belirli bir rengin icindeki zıt renklerin bulunduğu bölüm, görüntüde egemenlik noktasının oluşmasını sağlar. Yerleştirilen nesnelerin oluşturduğu yön odak noktasını da yaratır. Ya da şaşırtıcı gelen, aykırı duran objeler, dokunun yoğun olduğu bölgeler ...

Zıtlığın zenginleştirilmiş anlamı karşıtlık, karşıt olma, çelişki, kontrastdır. En temel şeyler bile karşıtlıklardan oluşur, fikirler, evren, yaşam, kavrayabildiğimiz herşeyde bir karşıtlık, zıtlık, çelişki vardır. Doğum ve ölüm en temel çelişkilerdir. Birbirlerinin varolma sebepleridir. Sosyal yapı da böyledir, insan ilişkileri zıtlıklarla doludur, sosyal yaşama tüm hareketini, devinimini veren de bu karşıt yapıdır.

Karşıtlık içeren durumları şöyle sıralayabiliriz.
Ölçü zıtlığı, aralık zıtlığı, renk zıtlığı, doku zıtlığı, biçim zıtlığı, üslup zıtlığı, siyah beyaz, uzunluk kısalık, kalınlık incelik, darlık genişlik, yuvarlak köşeli, sert yumuşak, mat parlak, kuru ıslak, hafif ağır...
Anlam bağlamında zıtlık, malzeme kullanımında zıtlık, biçimsel zıtlık gibi örnekleri de ekleyebiliriz.

Dikey ve yatay çizgilerin kurduğu dengedir burada bahsedilen. Sadece çizgilerle değil, açık koyu zıtlığıyla da verilebilir

Görsel ağırlıkları olan öğelerin eşit dağılımının bir türü olan denge, uygunlanmadığı zaman izleyicide bir hoşnutsuzluk, rahatsızlık duygusu yaratır.
Denge ikiye ayrılır. (Genel olarak insan zihni, karşısında gördüğü şeyi parçalara bölme eğilimindedir, yatayları ve dikeyleri değerlendirerek görüntüyü sağ ve sol parçalara ya da alt ve üst parçalara ayırır.
Buna göre bir görsel düzenlemede simetrik dengeden (bakışık) ya da asimetrik dengeden (bakışımsız) bahsedebiliriz.

simetrik denge: eksene göre öğelerin aynı durumda tekrar etmesiyle oluşur. Kesin ve kararlı bir hava yaratır.
Simetrik dengeye duyulan ilgi insan bedeninin sahip olduğu simetriden kaynaklanır.

asimetrik denge:Ya da eşit olmayan görsel ağırlıktaki ve çekicilikteki ögelerin düzenlenmesiyle oluşur.

Görsel ritm değişen plastik elemanların uyumlu tekrarıdır. Görüntüde yer alan nesnelerin, formların insanda psiko-fizyolojik (hem psikolojisini hem defizyonomisini etkileyen) bir devinim yaratmasıdır. Hakim devinimlerle karşıt devinimler arasında dikkati çekecek bir fark yaratmayı sağlar. Rahat, dingin, durağan görünen bir düzenlemede bile bir hareket duygusunun oluşmasını sağlar.